Eşşeyh Esseyyid Mustafa Hayri Baba Malatyevi (K.S.)

Halisa ve Seçkinleri / Eşşeyh Esseyyid Mustafa Hayri Baba Malatyevi (K.S.)

 Kaynak : Halisa ve Seçkinleri

 Yazan    : Mehmet ALBAYRAK

Makamı Alileri Konum : ANKARA BAĞLUM MEZARLIĞI

www.google.com/maps/@40.0515474,32.8400725,206m/data=!3m1!1e3

Kabri Şerifleri Konum  : TRABZON AKÇAABAT

www.google.com/maps/@41.0028672,39.5632358,406m/data=!3m1!1e3

 

          Hayri Baba’nın hayatının bir kısmı Hacı Muhammed Baba Hz.lerinin zamanın­da geçtiği için, hem Hacı Muhammed Baba Hz.lerinden duyulduğu ve öğrenildiği kadarıyla bahsedilecek ve hem de Hayri Baba Hz.lerinin hayatından yine duyulup öğrenilip görüldüğü kadarı ile kırık dökük, noksan anlatılmaya çalışılacak.

 

          Sevgili Şeyhimiz, bilindiği gibi Malatya’nın eşrafından Seyyid Battal Gazi ocağından, maruf ve meşhur Koca Vaiz Hz.lerinin sevgili torunlarındandır.

 

          Hayri Baba Hz.lerinin babası Mustafa Hayri askermiş. Zabit, yani şimdiki terimle subaymış. Bir subay arkadaşı ile beraber ve emirlerinde bir takım as­kerlerle padişahın Akçadağı tarafında bir çiftliğinin muhafazası görevini yapıyorlarmış. Günlerden bir gün Hayri Baba Hz.lerinin babası Yüzbaşı Mustafa Hayri, diğer subay arkadaşı ile beraber askerleri ile birlikte civarlarında bulunan bir köyü ziyarete giderler. O köylülerin de kendilerine mahsus, yürütüp geldikleri bir töreleri varmış. Bunların o köye vardıklarında köylüler kendilerine mahsus törelerini yapıyorlarmış. Bu iki subay ve yanlarındaki askerler "Sizin bu yapmış olduğunuz işler İslâm dininde yok, bırakın bunları" diye onların yapmış olduğu törelerine müdahalede bulunmak istemişler. Köylüler de bunlara karşı çıkmış, derken köylüler kazmayı, küreği, sopayı ellerine alarak, bu iki subay ve askerlerin üzerine yürümüşler, Mustafa Hayri Bey’i öldürmüşler. Fakat Mustafa Hayri Bey’in arkadaşı diğer subay her ne kadar öldürüldü zannı ile bırakılmışsa da, çok ağır yaralı olarak bilahare kur­tarılmış. Hayri Baba Hz.lerinin babasını da o köylüler kendilerince bir kabir yapıp defnetmişler.

 

          Hayri Baba Hz.leri o zaman, yani babasının öldürüldüğü vakit, annesinin üzerinde altı, yedi aylıkmış ve daha dünyaya şeref vermemişler. Üç ay sonra (1895 M. - 1311 H.) pazartesi günü dünyaya gelmişler. Dikkat edilirse Hayri Baba Hz.lerinin dünyaya gelişi ve mematı aynen Hz. Muhammed’in (S.A.V.) dünyaya şeref vermesine benzer. Babasının ölümünden iki üç ay sonra dünyaya gelmesi, altı veya yedi yaşlarında annesini kaybetmesi, Bibisi tarafından büyütülmesi, yine pazartesi günü dünyadan ayrılması, çarşamba günü ikindi namazından sonra kabri saadetlerine indirilmesi aynıdır.

 

          Hayri Baba Hz.leri altı veya yedi yaşlarına kadar annesi Zehra Hanımefen­di’nin himaye ve terbiyesinde kalır bu çocuk yaşında iken mübarek annelerini de kaybederler ve genç yaşlarında bu acıyı da tadarlar. Hayri Baba Hz.lerinin bir de Fahriye diye kız kardeşi varmış o da küçük yaşta Osmaniye’de hasta­lanmış ve orada toprağa verilmiş.

          Hayri Baba Hz.leri o zamanın tahsili olan rüştiyeyi bitirmiş. Biraz askerliğe heveslenmiş ve bilahare kendilerinden işittiğimize göre, altı ay talimgâha çıksa zabit (subay) olacakmış. Hayri Baba Hz.lerinin bir binbaşı akrabası "Hayri Bey biz askeriz, işte halimiz meydanda, subay olup ta ne yapacaksın" diye Hayri Baba’yı bu hevesinden vazgeçirmiş.

 

 

*  *  *

 

          Hayri Baba Hz.leri 19 veya 20 yaşları sırasında zuhur eden 1. Dünya Harbine iştirak etmiş. İstanbul’da asker iken İstanbul’dan Medine-i Münevvere’ye bir harita götürme (kurye) görevi çıkar. Hayri Baba Hz.leri bu göreve talip olur. Gayeleri Allah rızası için Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa (S.A.V.) Efendimizi ziyarettir. Hayri Baba Hz.lerini sevenler, tanıy­anlar bu yolculuğun çok tehlikeli ve sanki sırat köprüsü gibi olduğunu söylerlerse de Hayri Baba Hz.leri aldırmaz, görevini ifa etmek üzere İstan­bul’dan verilen kuryeyi alıp trene biner. Yolculuk esnasında trende bir mülazım ile arkadaş olurlar, tren Maan’a varır. Maan’da tren durur. Hayri Baba Hz.leri trenden inip oradaki tanışıkları ile görüşürler. Onlar Hayri Baba Hz.lerine "Hayri Bey, sen gel bu trenle gitme, gelecek öbür trenle git, aldığımız habere göre Beniatik kabilesinin bu trenin yoluna bomba koyacak­larını öğrendik" derler. Hayri Baba Hz.leri bu durumu orada bulunan askeri birliğin komutanına haber verir. Komutan da "Evet biz de aynı haberi duyduk, biliyoruz. Genelkurmayın bize verdiği malumata göre, onların bomba koyma işi bu trene değil de öbür trene ancak olabilir" diye Hayri Baba Hz.lerini bu trenle gitmeye ikna eder. Hayri Baba Hz.leri askeriyenin yani Genelkurmayın bu haberini daha muteber addederek, aynı trenle yolculuğuna devam eder. Hayri Baba Hz.leri bu olayı şöyle anlatırdı:

 

          Bizim tren hareket etti. Önümüzden tren yolunda bomba olup olmadığını kontrol eden bir kontrol ekibi gidiyor. O kontrol ekibi bomba olmadığı işaretini veriyor, tren de yoluna devam ediyordu. Bu şekilde yolumuza devam ederken baktık karşıdan da bir tren yolu kontrol ekibi geliyor. Treni kullanan şimendifer her nasılsa bizim yolu kontrol eden kontrol ekibini, treni hızlandırıp geçti. Daha karşıdan gelen kontrol ekibinin yanına varmadan büyük bir patlama ile tren berhava oldu. Zannettim ki param parça oldum, her parçam bir yere düştü, kendimi bir yok­ladım, bir yerimde herhangi bir yara bere yok. Öyle feryatlar, bağırmalar, inlemeler oluyordu ki sanki bir nevi mahşer yeri gibi, trenden çıktım. Tren yolunu takiben giderken, birden  trenden sağ çıkanlara bir yaylım ateşi açtılar, ben de kendimi koruyarak geriye doğru giderken ölen bir askerin silahını alıp, az ileride gördüğüm bir kalabalığa doğru gittim. Ben o kala­balığa yaklaşınca bir bedevi elinde bir cembiyeyi kaldırmış, bana silahını ver manasında "Teslim tesellüm" diye bağırıyor. Ben de ona hitaben "Ben de askerim niçin silahımı vereyim" diyordum. Meğer trenden sağ çıkanları da orada topluy­orlarmış. Benimle beraber arkadaş olan mülâzım yaralanmış. Yaralı olarak yattığı yerden "Hayri Bey silahını ver, canını kurtar, iş işten geçti" diye bağırdı. Ben “Silahı al” demeye lüzum kalmadı silah elimden kendiliğinden yere düştü. Eğilip silahı aldı. Beni de o esir olarak topladıkları topluluğa kattı.

 

          Trenden topladıkları eşyaları bizim sırtımıza yükleyip bir tepeye doğru zorla yürütmeye çalışıyorlardı. Biz kendi kendimize düşünüyorduk, eğer biz onların bu zorlamalarına aldırış edip o tepeye doğru tırmanıp tepenin öbür tarafına gitsek zaten kimse gelip gitmez askerler görmezler. Issız bir çöl orada bizi zaten öldürürler. Hiç olmazsa ağırdan alalım, belki Türk askerleri gelir, gelmese bile burada ölmeyi tercih ederiz, diye düşünüyorduk. Onların bağırıp bizi zorla götürmelerine pek aldırış etmiyorduk. Tam bizi tepeye zorla sürüklercesine götürürken, bizim Türk askerlerinin haberi olmuş, birden silah sesleri duyulmaya başladı. Makineli tüfekler gır gır çalışmaya başladı. Bizi zorla götürmek isteyen bu bedevileri bir telaş aldı. Biz gitmemekte direniyo­ruz, onlar bizi zorla götürmek istiyorlar. Bir yandan da Türk askerleri yak­laşmaya başladı. Çünkü bunların telaşından ve silah seslerinin daha yakından patlamasından anlaşılıyordu. Bizi zorla sürükleyen bedeviler bizi bırakıp kendi canlarını kurtarmak için tepenin öbür tarafına kaçıp gittiler. Zaten öbür tarafa bizim Türk askeri gitmez, tenha çöl. Bizim askerler geldi. Elhamdülillah kurtulduk. Gerekli tamirat yapıldı ve yolumuza devam ettik.

 

          Yine tren yolda bir kasabada durdu. Orada ben tren hareket edinceye kadar kısa bir ziyaret için bir tanışığın yanına gittim. Hemen dönüşümde bizi hava­dan tayyare ile bombalamaya başladılar. Bakıyorum tayyareden bomba atılmış üzerime doğru geliyor. Bana isabet edecek diye korkup yere yatıyorum. Yakınıma düşüp patlıyor. Cenabı Hakka (C.C.) çok şükür olsun burada da korudu. Nihayet Medine-i Münevvere’ye vardık. Haritayı istenilen yere verdim. Sevgili Peygam­berimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) Efendimizi ziyaret ettim. Cenneti Baki kabristanını da ziyaret ettim. O zaman şimdiki gibi değildi. Hz. Osman’ın ve tanınmış büyük sahabelerin yapılmış türbeleri vardı ve yerleri belliydi" diyordu.

 

 

*  *  *

 

 

          Hayri Baba Hz.leri bu sıralarda Nakşî Âlim ve Şeyhlerinden Ziyaaddini Gümüşhanevî Hz.lerinin bir vekili vasıtası ile Nakşî Tarikatına intisab eder. Altı ay kadar bu tarikatta çalışır, bu çalışma esnasını bize şöyle nakletti "Hatmi Hâcegân yapmak üzere toplanırdık. Bu toplantıya Paşalardan da katılan olurdu. Ortalığı bir püfültü alır, çok huzurlu ve feyizli geçerdi" derdi.

 

*  *  *

 

 

          Hayri Baba Hz.leri Kadiri Tarikatına intisabını şöyle anlatırdı: Bir gece rüyamda kendimi büyük bir dağın üzerinde gördüm. Bakıyorum paşa rütbesinde bir zât var, halk başına toplanmış. O topluluğun içinde bu zâtı tasdik edenler de var kendisine muhalefet edenler de. Ve o cemaatin içinde bir de mülâzım var. Ben de müsellâh yani silahlı bir askerim. Kendisini seyrediyorum. Sabah kalktım, bu rüyamdan çok etkilendim. Bizim Malatya’da herkesin saygı gösterdiği sevilen ve sayılan falanca zâta gittim. Ona rüyamı anlattım. O da "Hayri Bey o gördüğün paşa rütbesinde büyük bir evliya" dedi. Ben elbisesini, sarığını hatta omzundaki o zamanın tabiri ile apoletlerini anlatınca "O gördüğün siyahlıkta teze işaret, tez zamanda o zât ile karşıla­şacaksın ve ondan himmet alacaksın" dedi.

 

          Aradan sekiz, on gün kadar bir vakit geçti. Bir de baktım bizim Mala­tya’nın Söğütlü Câmisinde imamın arkasında benim rüyamda gördüğüm zât namaz kılıyor! Ben de aynı cemaatteyim. O zâta bakıp süzüyorum. Rüyamda gördüklerimin hepsi tamam, sadece omzunda paşa apoletleri yok. Namaz bitince bizim Malatya’nın hacca giden hacıları hemen o zâtın etrafını çevirdiler, birbirine "Hacı Muhammed Baba Hz.leri gelmiş, Hacı Muhammed Baba Hz.leri gelmiş, hoş geldin" diye etrafını sardılar. Ben de geriden bakıyorum, hoş beş hal hatır sorma devam ediyordu. Ben de yaklaştım. Sanki benim ile uzun za­mandır tanışıyor gibi ruhi bir yakınlık ve tebessüm ile bir birimizi süzüyorduk, kendisini çok sevdim. "Efendim, bu akşam çorbasını bizde içebilir misiniz?" diye bir teklifte bulundum o da bana "Evladım biz zuhurata tabiiyiz, yalnız falanca hacının misafiriyim, ondan müsaade alırsan olur" dedi. Genç yaşta ibadet yoluna düştüğüm için Malatyalılar beni severler. "Peki" deyip o hacıya gittim ve durumu anlattım. O da "Hayri Bey, başkası olsa olmaz ama sana peki" dedi.

 

          "Eve akşam misafirimiz var" diye bir pusula gönderdim. Akşam oldu. Mala­tya’nın şeyhleri, dervişleri Hacı Muhammed Baba Hz.lerini tanıyan hacılar geldiler. Tanışıp konuşup sohbet ettikten sonra, muazzam bir Hatmi Kadirî yapıldı. Gelen Malatyalı misafirler hoşnut ve neşeli olarak dağıldılar. Evde kıymetli misafirim Hacı Muhammed Baba Hz.leri ile ben yalnız kaldım. Konuşmamız esnasında sözü dolaştırıp kendisine intisab etmeme getiriyordu. Ben de "Efendim benim intisabım var. Bana himmet, duâ buyurun" diyordum. O yine sohbeti konuşmayı kendinden inâbe almama getiriyor, ben de intisabım olduğunu ve kendisinden inâbe etmemekliğimde direniyordum.

 

          Derken vakit çok geçti, ara sıra gözümü yumup dalıyorum. Her dalışımda bakıyorum ki bu zâtın kalbinden bir yol açılıyor, o yol uzana uzana Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa (S.A.V.) Efendimizin Ravza-i Mutahharalarına varıyor ve Ravza-i Mutahharadan Resulullah Efendimizden bir asker elinde bir parça evrakla bu zâta geliyor, bu zâttan da bir şeyler alıp Resulullah Efendimize götürüyor. Her ikisinin arasında bir posta veya manevi bir evrak memuru gibi bir askerin gidip geldiğ­ini her dalışımda görüyorum. Gözümü açıyorum bir şey yok, gözümü yumup kalbime baktığım zaman yukarıda izah ettiğim o yüksek manevî hali görüyordum. Bana "Haydi vakit geçti, gece namazı kılalım" dedi. Namaza kalktık. Birinci rekâtta bana öyle bir manevî çarpma oldu ki az kalsın yıkılacaktım. Kendimi topar­ladım. İkinci rekâtta yine aynı hal yani bana ruhen dokunma oldu. Fakat birin­ci rekâttaki gibi pek şiddetli olmadı. Onu çabuk geçirdim. Namazı tamamlayınca bana "Geç karşıma sana tesbih tarifinde bulunacağım" dedi. Bu teklif karşısın­da kendimi müdafaadan aciz kaldım. Elinden kurtulmak mümkün değil. Bana "On iki tarikattan mezuniyetim var, hangi tarikattan istersen ondan tarif edebilirim" dedi. Ben de "Efendim ta çocukluğumdan beri Abdulkadir Geylani Hz.lerini çok severim, ona karşı çok saygım var, bari onun tarikatından tarif buyurun" dedim. O da bana Kadirî Tarikatını tarif etti. Tarif etme işini bitirince bana demez mi ki "Ben zaten Medine-i Münevvereden Abdulkadir Geylani Hz.lerinin emri şerifi üzerine geldim" dedi.

 

          Sohbet esnasında "Efendim, ben sizin Medine-i Münevvere’de mücavir kaldığınız sırada oraya gelmiştim. Niçin o zaman bana tanışıklık vermediniz" dedim. Bana "Oğlum, o zaman vakti gelmemişti. Sen İstanbul’dan Enveriye diye tanıtılan kayık şeklindeki şapkayı başına giyip, Medine-i Münevvere’ye hareket edip Sevgili Peygamberimizi ziyaret edeceğin gerçekleşince, Medine’de bulunan Malatyalı evliyalar yani hemşerilerim "Bu hem Koca Vaizin torunu olsun hem de bu kıyafetle Resulullahı ziyarete gelsin, bu olmaz" diyerek, senin önündeki geçireceğin kazâları da biiznillah bildikleri için, "Sahip çıkmayalım, ölsün gitsin" dediler. Ben de bunların bu almış oldukları karara karşı çıktım. Hayır! olmaz, zaman gelecek o benim müridim olacak, halifem olacak ve ümmeti Muhammed ondan çok faydalanacak, dedim" diye söyledi. Ben de "Efendim siz beni nereden tanıyorsunuz" dedim. Bana "Evladım ben seni, annenin karnına düşmeden tanıyorum" dedi. Ve ilave etti. "Hacı Ömer Hüdai Baba Hz.lerine hizmetim esnasında onu atına bindiriyordum. Üzengisinden yapışıp kendisine yardım ve hizmet ediyordum. Hacı Ömer Hüdai Baba Hz.lerinden o anda bir nazar oldu. Birçok ruh gelip bana biat etti, senin ruhun da geldi, bana bu da "Vaiz oğlu Hayri’nin ruhudur" dediler. İçlerinde ancak senin ruhun hakikate ulaştı, hatta beni de üç gömlek ileri geçtin. Fakat bana da çok zahmet verdin" dedi. Beni trendeki geçirdiğim kazâda, Arabın cenbiye ile karnımı bir an vurup deşmesi mesele bile değilken, onun benimle ruhen ilgile­nip cenbiyeyi benim karnıma vurup deşmemesi için havada kaldı ve benim de gayri ihtiyari silahı elimden düşürmem, Arapların esir alıp götürmeleri es­nasında yine ilgilenip onların tahakkümünden kurtulmam, yine yolda havadan bombardımana tutulduğumda salimen onu da atlatmama manen duâ ve yardımda bulunduklarını imâ ile ifadede bulundular.

 

 

*  *  *

 

 

          Bu mutlu buluşmadan ve görüşmeden sonra Hayri Baba Hz.leri Nakşî tarikatındaki ders ve hizmetini durdurur. Bu ulu kişi Hacı Muhammed Baba Hz.lerine hizmet etmeye ve tesbihlerini okumaya başlarlar. Aradan bir müddet geçer Hayri Baba Hz.lerinin ikinci bir askere çağrılma işi zuhur eder. Hayri Baba Hz.leri askere gitmekle bedel verme arasında düşünüp ve sonunda bedel vermeye karar verir. Bu hazırlık işleri içinde Malatya şubesinden on beş gün kadar mühlet ister. Fakat şeyhi Hacı Muhammed Baba Hz.leri, Hayri Baba Hz.lerinin bedel vermesine pek taraftar olmaz. Bu arada her nasılsa Malatya’da inzibat görevlisi Yüzbaşı Halit Bey Hayri Baba Hz.lerine muğber ve daima hasımane hareketleri vardır. Hayri Baba Hz.lerine karşı ezici sözler sarf etmesi Hayri Baba Hz.lerini bir nevi bedel vermeye zorlar. Şubeden istemiş olduğu on beş veya yirmi gün mühlet biter, sanki bu da yüzbaşının elinde bir koz gibi olur. Hayri Baba Hz.lerine "Ya gel asker ol, yahut ta bedel ver" diye baskısını artırır. Yüzbaşının bu şekildeki hareketlerini sevgili şeyhi Hacı Muhammed Baba Hz.lerine anlatır. İki defa yüzbaşıyı şikâyette bulunur. Her iki şikâyette de Hacı Muhammed Baba Hz.leri "Hayri sabret" der. Üçüncü olarak yine Hayri Baba Hz.leri Hacı Muhammed Baba Hz.lerine yüzbaşıyı kendisini çok sıkıştırdığı için ya bedel vermek ya da asker olma hususunda bir danışma ve aynı zamanda da yine yüzbaşıyı şikâyet için gider. Yukarıda arz ettiğimiz gibi Hacı Muhammed Baba Hz.leri çok celalli bir meşayih imiş. Bu konuşma üzerine celallenip "Hayri ne yapalım, Yüzbaşıyı öldürelim mi?" der. Hayri Baba Hz.leri ne “Evet” ne de “Hayır” diye bir cevapta bulunmaz. Sukut etmesi “Evet” manasına gelir. Hayri Baba Hz.lerine "Haydi git, bedel verme. Bedel verirsen seni evladı maneviyem­den çıkarırım" der. Hayri Baba Hz.leri yanından sükûnetle izin isteyip ayrılır.

 

          Hayri Baba Hz.leri şöyle devam etti: Şeyhim bana “Bedel verme” dedi. Şube de askerliğe çağırıyor. Yüzbaşının şerrinden de çekiniyorum. O vaziyette üç veya dört gün geçti. Bizim Malatya’nın askeri birliği Diyarbakır’a bağlı olduğu için Diyarbakır Kolordu Komutanlığından Malatya’ya hemen, "Yüzbaşı Halit Bey, maiyetine bir takım asker alarak Tilkiyan belindeki falanca eşkıyanın hemen takibine çıksın" diye acele bir telgraf gelir. Yüzbaşı da hemen bir takım askerle eşkıyanın takibine çıkar. Eşkıyalar yüzbaşıyı vurup öldürürler. Beynini ezerler.

 

          Bir de baktım şubenin önü kalabalık, askerlerde bir telaş var. Şubeye giren çıkan çok. Şubeden beni tanıyan bir asker yanıma geldi. "Hayri Bey eşkıyalar yüzbaşıyı öldürmüşler ve beynini ezmişler. Yarın şubeye gel, askerliğe başla" der. Bu asker yüzbaşının bana muğber olduğunu ve onun yüzünden şubeye varamadığımı, şerrinden sakındığımı biliyordu. Ertesi gün şubeye varıp teslim oldum.

 

          26 Eylül 1336 H., 1920 M. - 22 Ağutos 1338 H., 1922 M. mezuniyetle askerliği de sona erer.

 

 

*  *  *

 

 

          Hayri Baba Hz.leri şeyhi Hacı Muhammed Baba Hz.lerinin şöyle söylediğini anlattı: Hacı Muhammed Baba Hz.leri "Cenabı Hak (C.C.) Hz.leri ile aramda bulunan yetmiş bin perdenin Biiznillahi Teala hepsini geçtim. Aramızda üç perde kaldı. Üçüncüsünü de araladım.” diye söyledi. Malum bu perdeler manevi perdelerdir.

 

 

*  *  *

 

          Sevgili şeyhimiz Hayri Baba Hz.lerine Hacı Muhammed Baba Hz.leri mürşit ve mürit münasebetleri hakkında "Hayri, bu kapı Cenabı Hak (C.C.) Hz.lerinin kapısıdır. Sana tesbih almak üzere gelen şahsın anladın ki niyeti çok kötü. Buna rağmen "Senin niyetin şudur" diyerek kapından kovamazsın, onun terbiyesi ve ıslahı için çalışır ve Cenabı Allah’tan (C.C.) Hz.lerinden düzelmesi için duada bulunursun" diye buyurmuşlar.

 

 

*  *  *

 

 

          Hayri Baba Hz.lerinin ilk evliliği halasının kızı Ümmühan Hanımefendi iledir. Halası varlıklı bir hanımmış. Hacı Muhammed Baba Hz.leri "Hayri sen halanın bu servetinden faydalanamayacaksın" demiş. Gerçekten de böyle olmuş.

 

*  *  *

 

 

          Hacı Muhammed Baba Hz.leri Hayri Baba Hz.lerine "Üç etek entari giyecek­sin, eline baston alacaksın, bu kıyafetle Malatya’da dolaşacaksın" demiş. O da şeyhinin emri üzerine entariyi giyip eline bastonu alıp bu kıyafetle Mala­tya’da dolaşmaya başlamış. Hayri Baba Hz.leri o zamana kadar "Ceddim Hz Mu­hammed Mustafa (S.A.V.) Efendimiz sakalını hiç kazıtmamış" diyerek hiç sa­kalını kesmemiş. Aynı zamanda o genç yaşta sakal, üç etek entari ve elinde baston, bu halini gören hanımı "Eyvah, bu günleri de mi görecektim!" diyerek, elini dizine vurup dövünmeğe başlamış. Hayri Baba Hz.lerine Malatya’nın halkı "Bu ne biçim kıyafet, bu yaşta bu şeyh mi olmuş?" diye gıyabında veya kulağı duya duya söylenmeğe başlamışlar. Bu durumdan biraz sıkılmış olan Hayri Baba Hz.leri "Ben de bu memleketi bırakır, pir efendimizin yanına Bağdat’a giderim" düşüncesi ile evinden ayrılır ayrılmaz, pir efendimizin ruhaniyeti karşısına dikilip "Dön, evine git" diye kendisini geri evine çevirir. O gece hanımı Ümmühan Hanımefendiyi "Hangi elinle dizine vurdun, onu keselim mi?" diye rüyasın da korkuturlar, o da bu hareketin yanlış olduğunu anlar. Hacı Muhammed Baba Hz.lerinin Hayri Baba Hz.lerine bu kıyafetle gezip dolaşmasının sebebi imtihan ve nefsinin kırılması içinmiş.

 

 

*  *  *

 

 

          Hacı Muhammed Baba Hz.leri Elazığ’ın Köğenk’te müritleri ile beraber çalışırken müritlerine "Hayri’yi de çağırın, gelsin" der. Onlar da "Efendim Hayri Malatya’da nasıl çağıralım, duyar mı?" derler. Hacı Muhammed Baba Hz.leri onlara "Duyar, siz çağırın" der. Aradan az bir zaman geçer bir de bakarlar ki, Hayri Baba Hz.leri şeyhi Hacı Muhammed Baba Hz.lerini ziyaret için Köğenge gelmiş. İhvanlar birbirlerine bakıp gülüşerek "Gerçekten Hayri Bey duymuş, geldi "diye söyleşirlermiş.

 

 

*  *  *

 

 

          Yine günlerden bir gün Hacı Muhammed Baba Hz.lerinin bahçesinde ihvanları çalışırlarken, Hayri Baba Hz.lerinin ayağına bir cisim batarak yaralar. Bu hali gören Hacı Muhammed Baba Hz.lerinin Hanımı "Efendi Hayri Bey çalışmasın" der. Hacı Muhammed Baba Hz.leri de "Olmaz onun herkesten fazla hizmet etmesi lazım" der.

 

 

*  *  *

 

         

          Hayri Baba Hz.leri, Hacı Muhammed Baba Hz.leri  ile alakalı bir anısını şöyle anlattı:

 

          Bir tarihte Hacı Muhammed Baba Hz.leri evime geldi. Sohbetleri esnasında Hacı Muhammed Baba Hz.lerinin sözlerini tam manası ile kavrayamamışım ki Hacı Muhammed Baba Hz.lerine hitaben "Efendim ben şeriattan ayrılamam" dedim. Benim bu lafıma canı sıkılmış olacak ki kalkıp evde şöyle bir dolaştı, o anda bana evvelce hediye ettiği takkeyi almış, ve beni de Malatya kutupluğundan azletmiş. Bana bu takkeyi verirken Malatya’nın manevi kutupluğu­nu da vermiş. O zaman ben çevrem ve ihvanlar tarafından çok saygı ve sevgi görüyordum. Takkenin benden alınmasından sonra bu eski sevgi ve saygı iti­barımı kaybettim. Çok sıkıntılı günler geçirdim. Aradan epey zaman geçti. Durumu anladım ve kendisine şöyle bir mektup yazdım: Efendim ben sizi Muhyiddin Arabi gibi bir evliya olarak tanıyorum. O kendisini idam için hüküm veren kadıyı ve idam sehpasını altından çeken celladı affettirmedikçe cennete girm­eyeceği söylenir. Ve affettirdiği anlaşılır. Benim de size karşı hatamı ve kusurumu maruz görüp af buyurun.

 

          Mektubumu almış, bana mukabe­lede bulunmuş. Mektubun baş tarafında "Göndermiş olduğun kıymetli mektubunu aldım", selam, hal hatır sorma gibi sözler var. Fakat mektubun alt tarafına doğru "Ben seni nasıl affetmem, zaman gelecek kullarıma senden tecelli ve nazar edeceğim." diyordu. Bundan sonra eski sıkıntılı halim geçti.

 

 

*  *  *

 

 

          Hayri Baba Hz.leri yine eski hatırasından birini şöyle anlattı:

 

          Bir gün nafile bir oruç tutuyordum. Bizim Malatya’da herkesçe iyi tanı­nan (Meşayıh bilinen) birinin falancanın dükkânına gittim. O zât da yakınları ile beraber dükkânda sohbet ediyorlarmış. Ben de sohbetlerine iştirak ettim. Biraz sonra bana bir kahve getirdiler. Ben de "Oruçluyum" dedim. Orada bulu­nanlar "A canım Hayri Bey, olur mu hiç. Falanca zâtın ikramı reddedilir mi? Nafile oruç değil mi? Başka bir gün tutarsın" diye beni kahve içmeye ikna ettiler. Ben de kahveyi içtim. Bir müddet sonra dükkândan ayrıldım. Baktım durumum çok bozuk vücudumda bir ateş, bir sıkıntı, huzurum kaçmış "Bu da neyin nesi" diye kendi kendime söylenmeye başladım. Bu huzursuz ve sıkıntılı halim devam etti.

 

          Akşam oldu, yattım rüyamda baktım ki aynı dükkâna varmışım ve o dükkândakilere teslim olmuşum. Onlar da beni önce dış çamaşırlarımdan başlaya­rak teker teker soyup benden alıyorlar, benim de hiç sesim çıkmıyor. Bana manen öyle elbise giydirmişler ki tepeden tırnağa mükemmel bir kıyafet, fakat bu kişiler ayağımdaki çizmelerimi velhasıl bütün dış ve iç çamaşırlarımı soyup aldılar. En son sıra külotuma geldi. Onu da almak için uğraşıyorlar. Ben de külotumu vermem diye külotuma yapışmıştım. Onlar onu da almak istiyorlar. Böyle uğraşırlarken içeriye etine dolgun, esmer bir zât, yanında da kapalı bir hanım girdi. O zât onların benden aldıkları elbiselerimi ve cebimden almış oldukları paralarımı aynen bana geri verdi. Fazladan da kendisinden iki buçuk gümüş mecidiye harçlık verdi. Onlara birer tokat vurup dışarı attı.

 

          Bir de uyandım ki çok neşeliyim, durumum düzelmiş. Çarşıya çıktım. Falanca derviş ile beraber sokakta giderken karşı yönde bize doğru rüyamda gördüğüm ve bir gün evvel dükkânına gittiğim falanca meşayih geliyor­du. Tam bizim hizamıza gelince o yanımda bulunan derviş ona yavaşça "Böyle her gelene ilişirsiniz. İşte bazen de böyle elektrik çarkına çarpılırsınız" dedi. Adamın yüzüne baktım ki çok kötü duruma düşmüş, her şeyini kaybetmiş bir insan durumunda, meğer benim yanımdaki dervişin keşfi açıkmış. Beni nasıl soyduk­larını aynen görmüş, akşam da rüya âlemindeki durumu da seyretmiş. Bana hiç bir şey açıklamadı.

 

          Aradan zaman geçti şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.leri ile karşılaştım. Durumu ona anlattım, o da "Hayri o gelen zâtı tanıdın mı?" dedi. Ben de "Hayır" dedim. "O İmamı Ali idi, yanındaki de Fâtımatüzzehra validemizdi. Gelip sana yardım ve himmette bulundular" dedi. "Hayri sende seyyidlik var" dedi. Manen bazı kereler mana âleminde Fâtımatüzzehra validemizin Hayri Baba Hz.lerinin elbiselerini yıkayıp temizlediği keşfi açık kimseler tarafından görülüp nakle­dilmiştir.

 

 

*  *  *

 

 

          Yine bu mevzuda Hayri Baba Hz.lerinin kendisi "Rüyamda İmamı Ali Efendi­mizi gördüm, bana "Senin gözün evladı resulün gözüne benziyor" dedi ve kendi gözünün birini eli ile alıp, benim de yine bir gözümü eli ile aldı. Kendisin­den aldığı gözünü benim boş kalan gözümün yerine yerleştirdiler. Benden aldığını da kendisinin boş kalan göz yuvasına yerleştirdi" dedi. "Böylece kendisinin bir gözü ile benim bir gözüm yer değişikliği yaptı" diye anlattı.

 

 

*  *  *

 

 

          Hayri Baba Hz.leri müritlik devresinde, yanı Hacı Muhammed Baba Hz.lerine hizmetleri esnasında görmüş olduğu bir rüyasını cemaate şöyle nakletti:

 

          Bir gün rüyamda bir merkebe binmiş gidiyorum, aynı yolda benden başka tanıyıp tanımadığım başka yolcular da var. Biz bir topluluk halinde yolumuza devam ediyoruz. En önde Malatya’nın tanınmış simalarından falanca zât var. Her nasılsa benim bindiğim merkebin o zâtın hizasına kadar varınca, o zât elindeki sopası ile benim bindiğim merkebin burnuna vuruyor. Benim merkep bunun üzerine biraz geriliyor. Yine sanki benim merkebi geride bir zorlayan varmış gibi, ileriye doğru gidiyor. Yine o zâtın hizasına varınca bir sopa vurmasıyla yine geriye kalmış oluyordu. Bu hareket birkaç defa zuhur etti. Her defasında aynı zâtın sopa vurmasıyla benim bindiğim merkebin gerilemesi sağlandı. Fakat bir an geldi, benim bindiğim merkebi sanki biri kuvvetlice ve canını yakarcasına nodullamış (imballamış) olacak ki, o zâtın benim bindiğim merkebin burnuna vurmasını dinlemeyip o topluluğun önüne geçti. Öyle hızlı gidiyordu ki, bir de baktım onlar arkada kalmışlar. Benim hayvan hızlıca yoluna devam ediyordu.

 

 

*  *  *

 

 

          Bir gün Hacı Muhammed Baba Hz.leri Hayri Baba Hz.lerine "Hayri sen Fırat nehrinin ortasında arka tarafı kırılmış bir küpe benziyorsun. Bu kadar gelen feyiz ve nur arka taraftan akıp gidiyor" der.

 

 

*  *  *

 

 

          Hayri Baba Hz.leri yine o safalı müritlik devresine ait çok enteresan bir hatırasını şöyle anlattı: Bizim Malatya Van tarafından Şeyh Enver Efendi isminde bir zât geldi. Kılığı ve kıyafeti ile ve her hal ve hareketi ile derviş ve şeyh olduğu bilinip anlaşılıyordu. Kendisine bir hizmet edip duasını almak için herkes bir çaba ve gayret içindeydi. Ben de Rızai Bari elimden gelen hizmeti yapmak istiyordum.

 

          Bir akşam zikrullah sonunda Şeyh Enver Efendi beni göstererek “Ben bu genci seviyorum. Siz ‘Şeyhim, seviy­orsan seviyorsun, bunun söylenmesinin ne gereği var?’ diyeceksiniz. Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) bir hadisi şeriflerinde ‘Sevdiğiniz kimseye sevginizi açıklayınız’ buyurmuş. Bu hadise göre sevgimi açıklıyorum" dedi. Hemen peşinden şunu ilave etti. “Bu zikrullah sofrasına Cenabı Hak (C.C.) tarafından ihsan olunan feyzin ve nurun yüzde dosanı bu gence, geriye kalan yüzde onu da aranızda paylaşılıyor” dedi. Ben yanlarından ayrılınca anladığıma göre Şeyh Efendiye orada bulunanlar "Evet öyledir. Bu genç, çalışkan, ka­biliyetli ve dindar biridir. Fakat şeyhi kâmil değildir" diye söylemiş olacaklar ki günlerden bir gün şeyhin kaldığı yere, kendisine yiyecek götürdüğüm zaman, bana "Şeyhin Kamil değil, bana gel, seni manevi terbiyem ile terbiye edeyim" gibi ima yollu bir teklifte bulundu. Ben de bunun "Senin şeyhin Kamil değildir" sözüne karşılık "Efendim her şeyh her evliyayı tanır mı?" diye sordum. Şeyh Enver Efendi de bana "Oğlum, var tanır, var tanımaz" dedi. Ben de "Nasıl? Bana açıklar mısın?" dedim. O da bana "Diyelim ki minare kırk merdivenli, yirminci merdivendeki bir evliya kendisinden aşağıda merdivenlerde olan ev­liyaları tanır, üst tarafta şerefiyede olan evliyayı nasıl tanısın" diye söyleyince, ben de içimden yüzüne karşı "Öyle ise benim şeyhim şerefiyede siz nereden tanıyacaksınız?" diye sessiz söylediğim halde anlamış olacak ki bir daha bu gibi söz ve teklifte bulunmadı.

 

 

*  *  *

 

 

          Hayri Baba Hz.lerinin ilk hanımı Ümmühan Hanımefendi genç yaşta vefat eder, Cenabı Hak (C.C.) Hz.leri ondan Bahaddin isminde bir oğlan çocuğu ihsan buyurur. Hayri Baba Hz.leri, akrabası olan Bedriye Hanımefendi ile ikinci evliliğini yapar. Hayri Baba Hz.lerinin ikinci hanımından bir oğlan çocuğu dünyaya gelir. İsmini pirimizin güzel ismi olan Abulkadir koyarlar. Çocuk hastalanır. Hasta olan küçük Abdulkadir’in yanında Hayri Baba Hz.leri ve yakın­ları otururlarken, sevgili müridi Hayri Baba Hz.lerinin ziyaretine gelen Hacı Muhammed Baba Hz.leri de o toplulukta bulunuyorlarmış. Çocuğun hastalığı git gide ağırlaşıyormuş, orada bulunanlar çocuğa "Öldü ölüyor" nazarı ile bakar­larken, Hayri Baba Hz.leri "Pirimizin güzel ismini koymuştuk, keşke yaşasaydı" diye düşünüp, üzülmüş. Hayri Baba Hz.lerinin bu üzüntüsünü hisseden Hacı Muhammed Baba Hz.leri Hayri Baba’ya ruhu bedenden ayrılmak üzere olan çocuğu göstererek "Hayri ne dersin, ruhunu geri çevirelim mi?" diye sorar. Hayri Baba Hz.lerinden bir ses çıkmaz. Hayri Baba Hz.leri "Bırakalım yolcu yoluna gitsin" der. Küçük Abdulkadir temiz ruhunu Hakka teslim eder. Cenabı Hak (C.C.) Hayri Baba Hz.lerine ikinci bir oğlan çocuğu ihsan buyurur. İsmini ölen Abdulkadir’in ismini koyarlar. Şimdi hali hazırda yaşıyan Abdulkadir abimiz aynı ismin sahibidir. Bundan başka Bedriye annemizden Ali Haydar, Hacı Ömer ve Hacı Muhammed isminde üç oğlan ve Hatice, Fatma ve Emine isminde üç kız çocuğu olur.

 

 

*  *  *

 

 

          Hayri Baba Hz.leri Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa’yı (S.A.V.) bir ziyaretlerini şöyle nakletti:

 

          Sevgili şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.leri beni alıp, mânâ âleminde, Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa’nın (S.A.V.) ziyaretine götürdü. Vardık ki Resûlullah Efendimizin görüş kapısı görmek için gelen âşıkları ve ziyaretçileri ile dopdolu, Resûlullah Efendimizin teşriflerini bekliyorlardı. Bu hali görünce şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.leri “Hayri burada bir sır kapısı vardır. Bu kapıyı bu cemaat pek bilmez, gel.” deyip, beni aldı, başka bir kapıdan Huzuru Resûlullaha götürdü. Ve Sevgili Peygamberimizi ziyaret ettirdi. Fakat ben bu ziyaretten fazla feyziyap ve nu­riyap olup fazla faydalanamadım ve üzüldüm. Bunun üzerine bana bir lutfu Resu­lullah olacak ki, öylesine Resulullah Efendimizi görmek arzusu bende zuhur etti ki, tekrar yüzükoyun yani yüz üstü sürünerek Resulullah Efendimizin huzuruna girdim. Yüzü nikaplı idi. Ben "Aman, ya Resulullah, canım sana feda olsun. Senin gül Cemalini bir kere olsun göreyim" dedim. Yüzünden nikabını araladı. Bir kere mübarek gül cemalini görmek ile şereflenip çok nur ve feyiz aldım.

 

 

*  *  *

 

 

          Hayri Baba Hz.leri şeyhi Hacı Muhammed Baba Hz.lerinin, bir gün yanındaki topluluğu kastederek “Hayri, söyle bunlara, eğer bunlar hanımları kadar beni sevmiş olsalar bir anda bunları Cenabı Hak (C.C.) Hz.lerine vasıl ederim" diye buyurduğunu anlattılar.

 

 

*  *  *

 

 

          Hacı Muhammed Baba Hz.lerinin Hüseyin Hoca isminde bir müridi varmış. Bir gün bir namaz kılma esnasında Hacı Muhammed Baba Hz.leri imâmete Hüseyin Hoca’yı geçirir ve ona bir nazarda bulunur. Bu nazar üzerine Hüseyin Hoca’nın keşfi açılır. Kendisinde halk tarafından anlaşılması güç olan konuşma ve hareketler zuhur eder. Bir nevi meczubi bir hal ve tavır kendisini kuşatır. Halk, "Hüseyin Hoca delirdi" diye deli muamelesi yapmaya başlarlar.

 

          Bana şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.leri "Hayri, Hüseyin Hoca’ya Cenabı Hak (C.C.) Malatya’nın Kutupluğunu (manevi idaresini) verdi" dedi. Ben şeyhimden aldığım bu malumat üzerine Hüseyin Hoca’ya karşı saygılı olmaya ve kendisini her gördüğümde sevmeye çalışıyordum. Bir gün baktım ki Hüseyin Hoca caddede bir dilenci üslûbu ile halk ve esnaflardan bir şeyler isteyip dileniyordu. Ben onun göremeyeceği bir uzaklıktan takip etmeye başladım. Girip te dükkânından para istediği esnafların bazıları bir şeyler veriyor. Onlara iyi dualarda bulunuyor. Bazıları vermiyor onlara da başka bir şeyler söylüyordu. Hatta içlerinden bazıları bu zâta hakaret ediyordu. Ben de bunu duyunca kendi kendime çok üzülüyorum. Bu şekilde cadde bitip şehirden boşa, tenha bir yere kimsenin göremeyeceği bir mahale çıkınca, benim kendisini takip ettiğimi anlamış olacak ki etrafına şöyle bir bakındı. Bana "Hayri, haydi sen git, sen dayanamıyorsun" dedi. Benim kendisine üzüldüğümü de anlamıştı. Beni geri döndürdü.

 

 

*  *  *

 

 

          Bir akşam gece vakti Hüseyin Hoca’nın sesi ile bir ses "Hayri, Hayri!" diye çağırdı. Kendimi toparladım, durdum. Aradan az bir zaman geçti. Dalmışım. Yine aynı sese "Hayri!" diye beni çağırıyor. Bu çağırma işi tekerrür edince "Acaba ne oluyor bir şey mi var? Bu gece vakti beni Hüseyin Hoca çağırıyor" diye kalktım, Hüseyin Hoca’nın evine gittim. Eve girip Hüseyin Hoca’yı görünce bana "Seni göremeyeceğim diye merak edip çağırdım" dedi. Baktım ki evinde yakınları, komşuları toplanmışlar. Güya düzelmesi için kendis­ini bağlayıp sabah tımarhaneye göndermek için karar almışlar. Ben o cemaatin içerisinde oturuyor idim. Bir ara Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) Efendimizin Ravza-i Mutahharalarına teveccühte bulundum. Benim bu teveccühüm üzerine bağlı bulunduğu yerden Hüseyin Hoca bana hitaben "Hayri, oralara pek yaklaşma, seni de benim gibi, deli, diye bağlayıp tımarhaneye gönderirler" dedi. Ve arkasından halkın anlayamayacağı başka bazı sözler ile ilk söylediklerinin manevi izlerini kaybettirmeye çalıştı ve orada bulunan halk "Bak deliye bak, yine neler saçmalıyor." diye söylenmeye başladılar. Bilahare vakit geçti. Halk dağıldı. Ben de kalkıp eve geldim. Böyle birkaç defa Hüseyin Hoca’yı tımarhaneye deli diye gönderdiler fakat her defasında salimen geri geldi çünkü deli değil “Veli” idi.

 

 

*  *  *

 

 

          Yine Hüseyin Hoca ile ilgili olarak Hayri Baba Hz.leri şöyle bir keramet­ini anlattı: Hüseyin Hoca’nın bulunduğu bir toplulukta keşiften kerametten bahsederler. Hüseyin Hoca da "Bu da sanki iş mi? " diyerek ağzına ateşi doldu­rup üstüne de bir yumurta da kırarak ağzında pişirir. Kerametten keşiften bahseden insanlara bunun pek mühim bir mesele olmadığını gösterir.

 

          Hüseyin Hoca Hz.lerinin ölüm tarihini bilmiyoruz. Kastamonu dolaylarında metfun olduğunu, kabri saadetlerinin kesin yerinin belli olmadığını şeyhimiz Hayri Baba Hz.lerinden dinledik. Cenabı Hak (C.C.) Hz.leri sırrını aziz kılsın. Himmet ve teveccühleri bizim ile olsun amin, amin.

 

 

*  *  *

 

          Sevgili şeyhimiz Hayri Baba Hz.leri sevgili şeyhi Hacı Muhammed Baba Hz.lerine hizmeti esnasında başından geçen bir ziyaret anısını ihvanlara şöyle anlattı:

 

          Şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.lerinden başka Hacı Ömer Hüdai Baba Hz.lerinin daha başka halifeleri de vardı. Bunlardan falanca zâtı ziyaret etmek istedim. Evimden ayrıldım yolda giderken beni iyi bir hal sardı. Neşeli neşeli bulunduğu yere vardım. "Burada yok falanca köye gitti" dediler. Ben de kalkıp o köye gittim. Ve orada bulup ziyaret ettim. Akşam oldu ihvanlar gel­diler. O akşam orada zikrullah yapıldı. Ben de o köyde kaldım. Sabah olunca bana o zât "Bu akşam rüya gördün mü?" diye sordu. Ben de "Gördüm" dedim. "Anlat" dedi. Bir türlü rüyanın tamamını hatırlayıp anlatamadım. Yarım bir kısmını ancak anlatabildim. Oradan ayrıldıktan sonra rüyanın tamamı hatırıma geldi. Bilahare sevgili şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.leri ile görüştüm. Ve bu ziyaret esnasında gördüğüm rüyayı anlattım.

 

          Rüyam şöyle idi: O zâtın yanında kaldığım gece abdestim bozulmuş abdest almak için su arıyordum. Baktım bir arıktan bol su akıyor ama su biraz bu­lanık. Abdest almak için suyun yanına vardım. Bir türlü içim ısınıp da o sudan abdest alamadım. Çünkü bulanık olması abdestin sıhhatine zarar getirir. Başka yerlerde belki daha iyi ve temiz su bulurum diye sağa sola gittim, aradım bir temiz çeşme bulup o çeşmeden abdestimi yeniledim.

 

          Bu rüyayı şeyhime anlatınca bana "Hayri o ziyaretine gittiğin zâtı zahirde kutup görüp gönlün ona temayül etmiş. Bundan dolayı bize olan bağlılık abdestin bozulmuş. Onun bol akan suyundan abdest almak ta istememişsin. Çünkü suyu her ne kadar bolsa da bulanık bu su ile abdest almakla abdestin sıhhatinin iyi olmayacağını düşünerek o zâtın suyundan abdest almaktan vazgeçmişsin. Bize olan bağlılık abdestin de bozulmuş, tekrar arayıp bizim çeşmemizi bulup abdestini yenilemişsin" dedi.

 

          Öğrendiğimize göre bir meşayihin yaşantısına dünyalık etki ederse, ona gelen manevi feyiz yani manevi rahmet bulanır. O bulanık feyizden istifade eden ihvanların da maneviyatı tam sıhhatli olmaz. Gerçekten o rahmetin yukarıdan geliş şekli çok temiz ve berrak; fakat geldiği yerde arz ettiğimiz gibi masiva galebe çalarsa o temiz ve berrak rahmet feyiz bulanık bir hal alırmış, diye izah edildi.

 

 

*  *  *

 

 

          Sevgili Şeyhimiz Hayri Baba Hz.leri, sevgili şeyhi Hacı Muhammed Baba Hz.leri ile aralarında konuşulan bir meseleyi şöyle nakletti:

 

          Bir gün Hacı Muhammed Baba Hz.lerine "Efendim, ben sizin kemalatınızı gördüm, eteğinizi bırakmam" dedim. Bana da "Hayri öyle mi? Ben şeyh isem eteğimi sana kaptırır mıyım? Öyle bir şey yaparım ki bana zındık diye selam bile vermezsin" dedi. Ben de "Efendim ne yaparsınız" dedim. O da "Şeyh Kuşey­ri’nin yaptığını yaparım" dedi. Ben de "Efendim Şeyh Kuşeyri ne yapmış" dedim. Hacı Muhammed Baba Hz.leri şöyle anlattı:

 

          Şeyh Kuşeyri Hz.lerinin bir tek sadık müridi varmış, beraberce ikisi ibadet yaparlarmış. O tek mürit "Efendim herkesin tekkesi kalabalık, bir dua himmet etseniz de bizim de tekkemiz kalabalık olsa" der. Şeyh Kuşeyri Hz.leri "Oğlum ne yapacaksın işte beraber çalışıyoruz" derse de bakar ki o sadık müridi gönülden istiyor "Peki, yarın pazara gidelim" der. Ertesi gün beraberce pazara giderler. Pazardan Şeyh Kuşeyri Hz.leri bir avcının elinden vurulmuş keklikleri alarak avcıya hitaben "Bu kınalı hayvanları niye vurdun?" der, ölmüş kekliği havaya atar, havaya atılan keklik uçar gider. Halk bunu pazaryerinde görür. İkinci kekliği, üçüncü kekliği, dördüncü kekliği derken avcının elindeki bütün keklikleri havaya atarak uçurur. Halk "Aman, yahu, Şeyh Kuşeyri Hz.leri ne büyük evliya imiş, hiç farkında değiliz" derler. Ve çok kimseler Şeyh Kuşeyri Hz.lerine mürit olur. Tekke dolar. O eski sadık müridi bu kalabalık insanlara, derviş­lere hizmet etmekten usanır.

 

          Bunun bu halini anlayan Şeyh Kuşeyri Hz.leri, o sadık müridine "Yarın mezbahaneye git, oradan bağırsak getir" der. Şeyh Kuşe­yri Hz.leri bağırsağın temizlenmesini ister, bağırsak temizlenince eline alır, üfürüp şişirir. Bağırsağı beline bağlar, imamete geçer, müritleri ile namaz kılmaya başlar. Rükûya varınca bağırsak gırıt diye ses çıkarır, müritleri "Şeyh Efendi abdesti bozdu, selamlar, abdest alır ondan sonra namaz kılar" diye düşünürler. Fakat Şeyh Kuşeyri Hz.leri hiç istifini bozmaz, namaza devam eder. Bu hali gören müritler "Yahu bu adam zındık, yellene yellene namaz kılıyor" diyen selam verip gider. Tekkeyi terk ederler. Yalnız o eski sadık müridi kalır. O müridine hitaben "Oğlum bin kermetle gelen bir gavarayla gider" der.

 

          Yine beraberce çalışırlar, aradan seneler geçer, o tek müridin canı sıkılır. "Efendim, bir dua buyurun, bizim tekkemiz de şenlensin" der. Şeyh Kuşeyri Hz.leri bakar ki müridi ısrarlı. "Peki, ne var ne yok tekkede topla bakalım. Süpürge, teneke, tencere, tava, ayakkabı tekkede ne varsa bir halka yaparlar. Şeyh Kuşeyri Hz.leri zikre başlar. O halkadaki eşyalar da Şeyh Kuşeyri Hz.leri ile beraber zikir yapmaya başlar. Bu kalabalık sesi duyan oradan geçen halk "Yahu Şeyh Kuşeyri Hz.lerinin tek müridi var, bu kadar ses nerden geliyor" diye pencereden baktıklarında ne görsünler, bütün eşya Şeyh Kuşeyri Hz.leri ile beraber zikir çekiyor. Bu hali gören halk "Şeyh Kuşeyri Hz.leri büyük insanmış, büyük bir veli imiş hiç farkında değiliz" diyerek intisab etmeye başlarlar. Tekke dolar. Bu yeni gelen dervişlere hizmet eden o eski dervişin yine canı sıkılır "Yahu nerden de bu işi yaptık, Şeyh Efendi Hz.lerinin sohbe­tinden, kendisinden istifade edemiyorum" diye üzülür. Bunun üzüntüsünü hisse­den şeyhi Kuşeyri Hz.leri aynen bağırsak hikâyesi gibi bir şey yapar, yine tekkede kimse kalmaz o tek müridinden başka.

 

          Hacı Muhammed Baba Hz.leri "Hayri ben de böyle yaparsam bana selam bile vermezsin" dedi.

 

 

*  *  *

 

 

          Sevgili şeyhimiz Hayri Baba Hz.leri, büyük şeyhimiz Hacı Muhammed Baba Hz.lerinden bahis açtı, Hacı Muhammed Baba Hz.lerinin mübarek hayatında olan bir olayı şöyle anlattı:

 

          Şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.leri yanında yarenleri ile beraber seyahat ederlerken, yolları İslamiyete yani ehli sünnet inancına ters düşen bir düşünceye sahip bir köye uğrar. Mevsim yaz, harman zamanı imiş. Hacı Muhammed Baba Hz.leri ve yanındaki dostları ile beraber harman yerinde bulunan köylülerin yanına varırlar. Köylüler sohbet esnasında, bir nevi alay ederce­sine Hacı Muhammed Baba Hz.lerine şöyle söylerler: "Efendim siz şeyhsiniz, şeyhlerin duası makbul olur, bir dua edin de yağmur yağsın" derler. Yukarıda söylendiği gibi hava sıcak, mevsim yaz, bütün köylüler harmanda, bağda, bahçede, tarlada işleri ile meşgul. Bu istek üzerine Hacı Muhammed Baba Hz.leri yanında bulunan müritlerine "Evlatlar, bunlar yağmur istiyorlar" diyerek, yanında bulundurduğu sevgili şeyhi Hacı Ömer Hüdai Baba Hz.lerinin mübarek sancağı şerifinin açılmasının ve onun hürmetine Cenabı Haktan (C.C.) bu köylülere yağmur vermesini dua ile niyaz ederler. Müritleri hemen Tekbiri Şerif getirerek ve salavatı şerife okuyarak ulu mürşit Hacı Ömer Hüdai Baba Hz.lerinin sancağı şerifini açmaya başlarlar. Cenabı Hak (C.C.) Hz.lerinin hikmeti birden hava değişir. O anda gökyüzünde bulutlar peyda olup yığılmaya başlar, arkasından bir gök gürlemesi ile yağmur bastırır. Köylüler şaşırırlar ve sığınacak yer aramaya başlarlar ve Hacı Muhammed Baba Hz.lerine hitaben "Efendim özür diler­iz, bağışlayın, yaz günü evlere girilmez, evler pire ile dolu, dua buyurun da yağmur kesilsin" diye rica etmeye başlarlar. Hacı Muhammed Baba Hz.leri yanındaki ihvanlara "Hacı Ömer Hüdai Baba Hz.lerinin sancağını kapatın, galiba bunlar yağmur istemiyor" der. İhvanlar okuyarak sancağı şerifi kapatırlar, bulutlar dağılır, yağmur kesilir.

 

 

*  *  *

 

 

          Sevgili şeyhimiz Hayri Baba Hz.leri şöyle anlatırlar: Hacı Muhammed Baba Hz.leri bir yaz mevsimi Köğenk’te inzivaya çekilmiş. İbadetle meşgul iken, mevsim yaz olduğu, köyün erkekleri tarlaya, bağ, bahçeye gittiği için köyde erkek bulunmamasından yararlanan köyün üç beş delikanlısı, evvelce kararlaştırdıkları bir evi basarak o evin kızını kaçırmaya teşebbüs ederler. Kadınlar "Cankurtaran yok mu? Kızı kaçırıyorlar!" diye bağırıp çırpınıyorlar. Bunların böyle acı acı bağırmalarına dayanamayan Hacı Muhammed Baba Hz.leri inziva yaptığı yerden çıkar. Delikanlılar bakar ki kırk tane insan kendilerine doğru geliyor. Korkarlar, kızı bırakıp kaçarlar.

 

 

*  *  *

 

 

          Adamın biri bir gün Hacı Muhammed Baba Hz.lerine gelerek "Efendim ne olur himmet dua buyurun, oğlum Amerika’da yıllardır hiç gelip gitmiyor. Kendisini çok göreceğimiz geldi, çok özledik. Eğer duanızın himmeti ile oğlum Türkiye’ye gelirse, senin tekkene şöyle bir iyilikte bulunacağım" der. Hacı Muhammed Baba Hz.leri de "İnşaallahu Teala" der. Aradan bir müddet geçer adama, "Oğlun İstanbul’a geldi" haberi babasına ve çevreye yayılır.

 

          Vaatte bulunan bu adama "Haydi sözünü yerine getir" derler. Adam "Oğlum İstanbul’a gelmiş, buraya nasıl olsa gelir" diyerek Hacı Muhammed Baba Hz.lerine verdiği sözünü yerine getirmez. Yine aradan bir zaman geçer. Duyulur ki oğlu İstanbul’dan ailesinin yani babasının yanına gelmeden tekrar Amerika­’ya gitmiş. Bu habere çok üzülen o adam Hacı Muhammed Baba Hz.lerine tekrar gelerek dua etmesi için ricada bulunur. Hacı Muhammed Baba Hz.leri "Olmaz iş işten geçti" der, Allahu alem.

 

 

*  *  *

 

 

          Hacı Muhammed Baba Hz.leri "Bir şeyh kendisine intisab etmek üzere gelen bir mürid, bir insan bu zamana kadar ne durumda idi, şimdi ne durumda ve bundan sonra ne durumda olabilecek. Bunu bilmez ise şeyhlik edemez" diye buyurmuşlar.

 

 

*  *  *

 

 

          Bir gün Hacı Muhammed Baba Hz.leri dostları ile yolda giderken tacı başından düşer. Yere düşen tacı almak için eğildiğinde, taç kendiliğinden yukarı kalkar. Hacı Muhammed Baba Hz.leri tacı alır, yere vurur. "Ben böyle şey istemiyorum. Ben kendim eğilir, alırım" diye söylenir. Bir kalabalık huzurunda alenen kendisi de zuhur eden bu kerameti kabullenmeyip keramete ehemmiyet vermediğini bu şekilde ispatlar. Hatta söz arasında bazı sohbetlerde kerameti kiremit diye söyler. "Eğer kiremitlerim olsa itlere atarım" dermiş.

 

 

*  *  *

 

 

          Hacı Muhammed Baba Hz.leri Medine-i Münevvere’de bulunduğu sırada, oradaki hacılar sohbet ederlerken, aralarında "Burada hiç bir ehli hal yok mu ki bizi Resulullah Efendimiz ile görüştürse!" diye konuşurlar. Orada bulunan Hacı Muhammed Baba Hz.leri "Gelin görüştüreyim. İsteyen varsa gelsin" diye söyler. Hacılar birbirlerinin yüzlerine bakışırlar. Bir müddet durup cesaretlerini toplayınca, "Haydin!" derler. Huzuru Resulullah’ın (S.A.V.) yanına gelirler. Hacı Muhammed Baba Hz.leri bir teveccühe geçer. Manevi şimşekler çakmaya başlar. Manevi gürültüler kopar ve Resulullah’ın (S.A.V) ruhunun teşrifinden önce böyle bir hava zuhur etmeye başlar. Bu manevi havaya alışık ve tahammülü olmayan hacılar yarı heyecan, yarı korku huzuru resulullahı bırakıp giderler. (Sayın okuyucu bu bahsedilen manevi şimşek ve manevi gürültüler, Hacı Muhammed Baba Hz.lerinin yapmış olduğu teveccühün manevi sahadaki akislerinin ancak manevi hal sahipleri tarafından duyulup anlaşılması olayıdır.)

 

 

*  *  *

 

 

          Hacı Muhammed Baba Hz.leri bir seyahat esnasında yolu bir şehre uğrar, bakar ki çok güzel sesli bir derviş ilahiler, kasideler okuyor. Arkasından da bir derviş elinde bir tepsi ile bu güzel sesin tesiri ile "Allah (C.C.) Hz.lerinin ve Resulunun muhabbeti ile galeyana gelen ümmeti Muhammed’den para topluyor. Bu hali uygun bulmayan Hacı Muhammed Baba Hz.leri bu güzel sesi ile ilahi ve kaside okuyan dervişe bir nazar eder. Derhal dervişin sesi kesilir. Ve odun gibi olur. Bu hali gören arkadaşları durumu idarecilerine haber ver­irler. Onlar gelir bakarlar ki, bu derviş bir hal ehlinin nazarına uğramış, şehri ararlar Hacı Muhammed Baba Hz.lerini bir yerde bulurlar. "Aman Efendim dervişimizin durumu çok fena, lütfedip bu halden kurtarın ve bu işin sebebi hik­metini anlatın" derler. Hacı Muhammed Baba Hz.leri onlara hitaben, "Ümmeti Muhammedin içinde öyle aşık kimseler var ki Allah (C.C.) Hz.lerinin ve sevgili Resulunun aşkına ve muhabbetine kendinden geçip o anda bütün sermayesini verebilir. Sonunda çoluğu çocuğu aç kalır. Perişan olur, geçimi bozulur ona da siz sebep olmuş olursunuz. Bir daha böyle yapmayın" diyerek nasihatte bulunur. O dervişe de iyi duada bulunur. Ve dervişin durumu düzelir.

 

 

*  *  *

 

 

          Hacı Muhammed Baba Hz.leri, Şeyh Sait harekâtı zuhur etmeden altı ay evvel bütün Elazığ’ı ve civar köylerini dolaşarak "Köykülerim, hemşehrilerim bu taraftan hükümete karşı bir hareket olacak sakın siz karışmayın, hükümet sizi ezer, zarar görürsünüz, siz fakir kimselersiniz" diye köy köy dolaşıp köylülerin bu harekâta karışmamalarını tembih ve nasihat eder. Bu tembih ve nasihate rağmen, Hacı Muhammed Baba Hz.lerinin Diyarbakırlı Ahmet Efendi ismindeki bir çavuşu da Şeyh Sait’i haklı görerek bu harekâta katılmak ister. Hacı Muhammed Baba Hz.leri her ne kadar "Oğlum sen bu işten vazgeç" diye söylerse de Ahmed Efendi dinlemez, Şeyh Sait vakasına iştirak eder.

 

          Bu vakaya karışanların idam listesi çıkınca, bu listede kendisi de bulu­nan Ahmed Efendinin ruhu, şeyhi Hacı Muhammed Baba Hz.lerine manen iltica ederek "Aman Efendim beni kurtar" derse de, Hacı Muhammed Baba Hz.leri "İş işten geçti, senin idamın da tasdik oldu, git evine istiğfar, tövbe et" der. Gerçekten "Bu vakaya karıştı, ismi var" diye onu da idam ederler.

 

 

*  *  *

 

 

          Sevgili Şeyhimiz Hayri Baba Hz.leri gördüğü bir rüya üzerine, Diyarbakır­’a nasıl gittiğini şeyhi ile nasıl buluştuğunu ve neler ile karşılaştığını şöyle anlattı:

 

          Rüyamda, "Diyarbakır’a git, şeyhini getir." diye Hacı Ömer Hüdai Baba Hz.leri tarafından bir işaret ve emir aldım. Fakat "Yaya gideceksin." deniliy­ordu. Rüya üzerine sabah kalktım, evime yakın olan bahçemi sattım. Cebime harçlık yaptım. Durumun ehemmiyetini bildiğim için, güya Diyarbakır’a ticaret için gidiyormuş gibi bir de ticaret belgesi çıkarttım. Bir gün yaya gittim, ömrümde hiç yaya yürümediğim için ayaklarım şişti. Yolda kaldım. Bu vaziyette gitmem bana imkânsız gibi geldi. O tarihte bu yörenin yolunu yapan Alman firmasının üstü açık bir kamyonu geldi. Kamyon benim yanıma gelince el kaldırdım, durdu. Beni aldılar, Diyarbakır’a vardım. Darağacı meydanda duruyor. Bir de baktım, şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.leri bir polis sağında, bir polis solunda karşıdan geliyorlar. Ben vardım şeyhimin elini öptüm, polisler "Bu kimdir" diye sordular. O da "Ben kadiri şeyhi Hacı Muhammed Baba, bu da benim müridim ve halifem Hayri" dedi. Polisler bana "Öyle mi?" dediler. Ben de "Ben buraya ticaret için geldim, işte belgem" diyerek belgemi gösterdim. Onlar önde ben arkada gidiyoruz. Bir eve girdiler, Ben de girdim. O ev sahibi tarafından polislere alel acele bir sofra hazırlandı. Şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.leri namaza kalktı. Çok acele bir namaz kıldı. Namaz bitince polisler şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.lerine hitaben "Efendim bize müsaade" deyip gittiler. Evden çıktık, şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.leri önde, ben arkada gidiyoruz, içimden bu ne bitmez imtihanmış diye düşünüyorum. Şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.leri geriye bana döndü, "Hayri! Senin üzerindeki Cenabı Hakkın (C.C.) o andaki tecellisi öyle idi" dedi.

 

          Beraber Diyarbakır’dan, İdris Ağanın hanına gittik. Şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.leri şöyle orada bulunan dereye aşağı doğru gitti. Ben de istirahat için sırtım üstü yattım, gözümü yumdum, bir de baktım, iki güvercin aşağıdan dere boyundan uçarak geldiler ve derenin üst tarafına doğru uçup gittiler. Gözümü açtım baktım şeyhim aşağıdan geliyor. Ona "Efendim şöyle bir zuhurat gördüm" dedim. O da "Peki, gel beraber yukarı doğru gidelim" dedi. Han sahibi "Kalın" diye rica etti ise de kabul etmedi. Beraberce dere boyu yürümeye başladık. Derenin yamaç kısmında mağaralar vardı. Mağaranın birine giriyoruz, mağarayı şöyle bir dolaşıp kokluyor "Burası değildir" deyip çıkıyor, başka bir mağaraya giriyor orayı da dolaşıp kokluyor "Burası da değildir" deyip çıkıyor. En nihayet bir mağaraya girdik kokladı "İşte burasıdır." dedi. Meğer öğrendiğime göre, İsa Aleyhisselam on iki havarisi ile o mağarada bir müddet kalmışlar. O mağarayı arıyormuş.

 

          Hacı Ömer Hüdai Baba Hz.leri Hacı Muhammed Baba Hz.lerine evvelce bir sıkıntılı an geçireceğini ve bu mağarayı işaret ederek hatta mağaranın tam karşısında bir ağacın olduğunu ve bu mağarada bir müddet kalacağını beyan buyurmuşlar.

 

          Bundan 1900 sene evvel o mağaraya gelmiş olan o yüce peygamberin kokusunu alıyormuş. Mağaraya yerleştik, bulunduğumuz havaliyi bir keşif tayyaresi alçak uçuşla kontrol ediyor; çünkü bulunduğumuz yerin az ötesinde hükümet askeri ile Şeyh Said’in adamları arasında olan çatışmada çok insan ölmüş. "Bir kıpırdanma var mı?" diye tayyare her zaman alçak bir uçuşla kontrol ediyor. O kontrol ettiği yer insan cesedi ile dolu.

 

 

*  *  *

 

 

          Şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.leri mağaranın içine bir daire çizdi "Ben bu dairenin içinde riyazet yapacağım sen girme" dedi. Ben de "Gireyim" dedim, o da "Girme" dedi. Ben "Gireceğim" dedim ve girmem için ısrar edince, şeyhim çok celalli bir zât idi, o celal tecellisi ile bana bir baktı hemen Pirimiz Abdul­kadiri Geylani Hz.leri yetişip beni o celalli bakışın hışmından korudu.

 

          O mağaradan dereye inip su ihtiyacımızı ve Diyarbakır’dan yiyecek ihtiyacımızı gidermek için, mağaradan çıkınca gözükmemek için, çalılardan çırpılardan üstü ve yanları kapalı gözükmeyecek şekilde bir yol yaptım. Mağara giriş ve çıkışlarımız bu şekilde gözükmüyordu. Tahminen Diyarbakır oraya üç saat fa­landı. Ekmek, çay, şeker ve diğer ihtiyaçlarımızı temin için Diyarbakır’a gider ihtiyaçlarımızı alır gelirdim.

 

          Akşam yattığımızda bizim tencereyi tavayı, mağarada bulunan hayvanlar tıkır tıkır kemirerek ses çıkarırlar, biz de o sesleri dinleyerek uyurduk.

 

          Bizim, o mağarada kaldığımızı civar köylüler görmüşler. "Şu mağarada bir şeyh ile bir mürit ibadet yapıyorlar, gidip bu şeyhten soralım, Şeyh Said harekâtına çok yakınlarımız karıştı ve hükümet askerleri tarafından öldürüldü. Bunların manevi durumu nedir. Cennet’e mi gittiler yoksa Cehenneme mi? Gidip bu şeyhten öğrenelim" diye aralarında üç beş kişi seçip, bir heyet halinde bir gece mağaraya geldiler. Bu durumu Şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.lerinden sordular. Hacı Muhammed Baba Hz.leri onlara "Cenabı Hak (C.C.) bu harekata karışan şakiyi bile affetti" dedi. Onlar da "Peki Efendim haklıydı da neden muvaffak olamadı?" dediler. Onlara da "Bu görev onun değildi, eğer o muvaffak olup şeriatı açsa idi. Mehdi Ali Resule lüzum kalmazdı" dedi. Onlar da bu cevaptan pek memnun kaldılar. "Allah razı olsun." deyip çekilip gittiler.

 

 

*  *  *

 

 

          Hacı Muhammed Baba Hz.lerinin yaşlı, kıdemli ve ileri derecedeki müritleri, çavuşları "Hacı Muhammed Baba Hz.leri niçin bu genç Hayri Bey’le bu kadar ilgileniyor, meşgul oluyor" diyerek bulunduğumuz yeri öğrenip gelmişler. Benim Diyarbakır’da olduğum bir zaman Hacı Muhammed Baba Hz.lerine gelip bunun sebebini sormuşlar. O da "Bu genç Hayri ile neden bu kadar ilgilendiğimi ken­disi gelince soralım" demiş. Ben mağaraya gelince şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.leri bana yolda gelirken nasıl dua yaptığımı sordu, ben de “Yolda Cenabı Hakka (C.C.) "Ya Rabbi senin rızanı tahsil için bu sevgili kuluna ve evliyana hizmet ediyorum. Bu hizmetim esnasında ayağıma batan kumların, dikenlerin, taşların adedince ümmeti Muhammedi affet" diye dua ettim” dediğimde Hacı Muhammed Baba Hz.leri onların yüzüne baktı "Ben Hayri’yi niçin seviyormuşum anladınız mı?" gibi bir ifade kullandı. Onlar da çekip gittiler.

 

 

*  *  *

 

 

          Bu mağarada kaldığımız zaman Hacı Muhammed Baba Hz.lerinin bir teveccühüne mazhar oldum. Ben yeni evliyim, gencim eve dönmek istiyorum. Hacı Muhammed Baba Hz.leri ben gitmem ancak Diyarbakır’da falanca ihvanın elinde Hacı Ömer Hüdai Baba Hz.lerinin sancağı şerifi var, onu getirirsen giderim" dedi. Ben de "Peki" dedim. "Ama sancağı bozmadan getireceksin" dedi. Diyar­bakır’a istenen adrese geldim, aynı evden sancağı aldım. Fakat bozmadan kale­den çıkarmak ne mümkün, çünkü kale kapısında bekçiler ve polisler var. Sancağı bozdum, sancağın sopa kısmını bir çocuğun eline verip "Üstüne bin, at oyunu oynuyormuş gibi yaparak kaleden çıkar" dedim. Sancağın kumaş kısmını da bir hanımın beline sardık. O hanım kapıya gelince polisler şüphelendiler, "Bu hanım bir şey çıkarıyor, arayacağız" dediler. “Aranırdı, aranmazdı” diye konuşu­lurken Hacı Muhammed Baba Hz.lerinin manen polis olan bir müridi bu işe müdahale edince onun zahir gölgesi olan polis işe karışıp kadının aranmaması tarafına karar verdi. Ve bu şekilde sancağı şerifin kaleden çıkarılmasına muvaffak olduk ve bu şekilde sancağı mağaraya götürdüm. Daha ben mağaraya varmadan mağaranın içinden "Niye sancağı bozdun" diye söyleniyordu. Sancağı aldı, yüksek bir ses ile "Allahuekber Allahuekber Lailahe İllallahu Vallahuekber, Allhuekber Velillahilhamd" diye yüksek ses ile tekbir getirerek mağaradan çıktı. Sesinden dağlar, taşlar inim inim inliyordu, ben de biraz çekiniyordum.

 

 

*  *  *

 

 

          Mağaradan çıktık eşyaları bir çuvala koyduk, sırtıma aldım, beraberce oradan ayrıldık. Şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.leri bana "Hayri sana söylemedim, mağarada büyük bir yılan vardı. Pirin, şeyhin himmeti ile hiç kıpırdaşmadı korkarsın diye sana söylemedim" dedi.

 

          Elazığ’a hareket ettik, akşam bir köye geliyoruz, köylüler bizim bu vaziyetimize bakıyor acıyorlar "Falanca köye kadar bu eşyaların taşınması için bir hayvan verelim" diyorlar. Köylüler ile gece sohbet ederken şeyhlikten müritlikten bahsedince sabah yanımıza kimse gelmiyor. Şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.leri bana hitaben "Eşyaları Allah’ın (C.C.) eşeği taşısın" diyor.  Ertesi gün başka bir köye geliyoruz, o köylüler de yine bize eşyaların taşın­ması için sabah bir hayvan vermeyi söylüyorlar fakat yine akşam köylüler ile sohbet ederken şeyhlikten dervişlikten bahsedince sabah kimse bize hayvan vermiyordu.

 

          Her köye varışımızda akşam olunca köylüler bir lamba yakıyorlar şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.leri de onun yanına bir lamba daha yakıyor, lam­banın çift yanmasını istiyor. Köylüler "Efendim memlekette gaz yok, bir lambaya bile gaz bulamıyoruz" diyerek lambanın birini söndürünce o da kalkıyor o yananı söndürüyor, böylece karanlıkta kalıyoruz. Her defasında her lamba yakışta lambanın çift yanmasını istiyor o vaziyette köyden köye yaya Elazığ’a geldik.

 

          Yolda sırtımda eşyaları taşırken sırtımda çuvalın içinde iki lamba vardı, biri yolda kırılmış. Çuval açılınca o kırık lambayı görünce bana bağırdı "Bu lambayı niye kırdın, ben ölünce sen tek başına dünyayı nasıl idare edeceksin" diyordu. Ben de "Efendim ne bileyim çuvalın içinde lamba kırılmış" dedim.

 

          Meğer o kırılan lamba şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.lerinin manevi meşale­si imiş, onun kırılması, yanmaması ve sönmesi onun hayatının sona ermesine işaretmiş. Öbür kırılmayan lamba da benim manevi hayat meşalemmiş.

 

          Şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.leri “Oğlum bana hizmetin çok, Cenabı Hak (C.C.) Hz.leri bir elini şarka, bir elini de garba ulaştırsın.” dedi ve ilave etti "Oğlum senin zamanında Türkiye harbe girmeyecek" dedi.

 

 

 

*  *  *

 

 

 

 

 

          Hayri Baba Hz.leri bir gün şöyle söylediler:

 

          Şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.leri bana "Hayri bak bak, Beytullah ile Ravza-i Mutahhara’nın nuru, biri Mekke’den Beytullah’tan ve diğeri de Medine-i Münevvere’den Ravza-i Mutahharadan iki direk şeklinde havaya yükseliyor, yükseliyor ve yukarıda birleşiyorlar. Arşı Ala’ya bir amut yani bir direk şeklinde gidiyor" diye bana gösteriyordu.

 

 

*  *  *

 

 

          Hayri Baba Hz.leri Şeyhi Hacı Muhammed Baba Hz.lerinden bahisle şöyle dedi:

 

          Şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.leri "Hayri, tarikatımızı yaymak için ümmeti Muham­mede şöyle tesbih tarifinde bulun” diye müsaade verince, ben kendisine "Efendim, gencim benim sözüme kim itibar eder" dedim. Bunun üzerine "Hayri, sen birine tesbih tarifinde bulunurken elin o Müslümanın kalbine uzandığı zaman, bak o el kimin eli" dedi.

 

 

*  *  *

 

 

          Bir gün Şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.leri bana "Hayri bu ümmeti Muhammedin bir gecede işlediği günahı görsen tahammül edemeyip aklını bozarsın" dedi.

 

 

*  *  *

 

          Hayri Baba Hz.leri bir gün sohbet esnasında sevgili şeyhi Hacı Muhammed Baba Hz.lerinden bahisle şöyle dedi:

 

          Bir gün Şeyhim Hacı Muhammed Baba Hz.leri bize gelmişti.  Bizim köpek Hacı Muhammed Baba Hz.lerine fena halde saldırıyordu. Köpeği tutup kendi kendime “Evliyaullaha yabani hayvanlar bile muti iken neden bu köpek Şeyhim Hacı Mu­hammed Baba Hz.lerine saldırıyor” diye düşünürken Hacı Muhammed Baba Hz.leri bana hitaben, "O köpek bana saldırmıyor. Biz ayna misaliyiz. Hayvan bize bakıp kendini görüyor. Kendi kendine saldırıyor" dedi.

 

*  *  *

 

          Hayri Baba Hz.leri bir gün alışık olmayan bir kıyafet ile ve başında silindir bir şapka ile Şeyhi Hacı Muhammed Baba Hz.lerinin huzuruna girerler. Hacı Muhammed Baba Hz.leri sevgili müridi Hayri Baba Hz.lerinin başındaki silindir şapkayı alıp yere vurarak "Oğlum Hayri, sırra mı geçtin!" diye söylemiş ve hareketine Hayri Baba Hz.leri kendi de taaccübde kalmıştır.

 

 

*  *  *

 

 

          Bir gün Hacı Muhammed Baba Hz.lerine şeyhi Hacı Ömer Hüdai Baba Hz.leri tarafından verilmiş olan 33 lük iri taneli bir tesbihi Hayri Baba Hz.lerine vererek "Ne yapayım ver diyorlar" diyerek manevi görevini ve halini Hayri Baba Hz.lerine devreder. 1926 tarihinde bu fani dünyadan darı ukbaya irtihal buyu­rurlar ve dünyayı değişmeden evvel "Cenabı Hak (C.C.) Hz.leri daha tasarrufumu yüz sene geçerli kıldı" buyurur. Cenabı Hak (C.C.) sırrını aziz kılsın (amin, amin, bi hürmeti seyyidel mürselin).

 

 

*  *  *

*  *  *

*  *  *

 

          Hayri Baba Hz.lerinin doğumu dünyaya şeref verme şekli ve çocukluğunun aynen mübarek cedleri Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) Efendimizinki gibi olduğunu baş tarafta yazmıştık. Mematları da aynen öyle oldu.

 

          Hayri Baba Hz.lerinin sevgili kızı Zahide Kardeşimiz şöyle anlattı: "Canımdan bile çok sevdiğim sevgili babamın hizmetinden hiç ayrılmak istemi­yordum. Son günü idi. Yanından bir mesele için ayrılmıştım. Yanına döndüğümde, odasında bambaşka duymadığım ve alışık olmadığım çok nefis bir koku ile karşılaştım. Ve sevgili babama "Baba, bu güzel koku, bu güzel koku nerden geliyor?" diye sordum. Babam bana "Bu güzel kokuyu hissedebiliryor musun?" diye sordu. Ben de "Hissetmez olur muyum? Hissedilmeyecek gibi değil" dedim. Bizde misafir kalan iki üç ihvan vardı. Onlara haber verdim. Onlar da gelip aynı kokuyu hissettiler ve bana bu kokunun nereden geldiğini babama sormamı söylediler. Ben de babama sorduğum da Alemi Lahut’tan geldiğini söylediler.

 

          17 Eylül 1979 yani 25 şevval 1395 pazartesi günü saat 10.30 sıraları Hayri Baba Hz.leri Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa’nın (S.A.V.) son sözü olan "Refika Ala" sözünü ifade buyurdukları gibi kendileri de aynı mübarek kelimeleri ifade ederek, "Refika Ala" diyerek bu faniden ruhu mübarekeleri, bir tebessümle ulvi aleme uçup gitti. Kaddesallahu Sırrahü, Cenabı Hak (C.C.), kendisini sonsuz rahmeti ile taltif buyursun. Amin, amin. Bihakkı ve bi hürmeti Taha ve Yasin.

 

          Hayri Baba Hz.lerinin türbei saadetlerinin resimleri kitabın sonunda bulunmaktadır.

 

          Mübarek cesedi âlilerinin son istirahatgâhı olan Kabri Şeriflerine konma hadisesi, aradan bir gün geçtikten sonra Çarşamba günü ikindi namazından sonra vuku buldu. Maddi ve manevi evlatlarını, dostlarını ve sevenlerini telafisi mümkün olmayan bir acıya ve boşluğa sevketti. Evet, ruhu sağ! Sevenlerinin yardımına çağrıldığında, sağlığındakinden daha evvel gelir ve zaten hayatında iken defalarca “Cenabı Hakkın (C.C.) lütfu inayetiyle mematımdan sonra tasarrufum daha nice yıllar devam edecektir" diye bize müjde vermiştir.

 

          Her nekadar asıl kabri Trabzon’un Akçaabat kazâsında ve kendilerinin emir ve tavsiyesi üzerine bazı vilâyetlerde de makamı var ise de esas yeri seven­lerinin ve dostlarının kalbidir, vesselâm.

 

          Arayan bulur o ulu Sultanı!

          Fazlınla nazar kıl ey merhametkani

 

                                            

*  *  *

 

 

          Bu kitap henüz yazılmış, dağıtıma hazır vaziyette iken şöyle bir rüya gördüm: 

          Rüyamda, sanki bu kitabın incelenmesi gerekiyormuş ki bazı şahıslarla loş bir odada bulunuyoruz. İncelenme neticelenmiş olacak ki Allahu alem bissevap Hayri Baba Hz.lerinin sözü idi "Bunların hepsinin aslı ve esası vardır" diye söylendi.

           Sabah kalkınca "Bu kitap manen tastikten geçti, Elhamdulillah!" diyerek çok sevindim, moralim çok yükseldi. Demek ki içimde bu kitap hakkında endişem varmış ki bana bu rüyayı gösterdiler ve beni çok rahatlattılar. Himmetlerini Cenabı Hak (C.C.) daha daha ali kılsın, amin, amin bi hürmeti Taha ve Yasin.